Neler yeni

İnsanlar Doğayı Her Zaman Mahvetmemiş

  • Konbuyu başlatan TheKoswog
  • Başlangıç tarihi

Kimler bu konuyu okudu ? (Total:0)

T

TheKoswog

Guest
1620672869778.png
Tabiatı yok etmeye henüz birkaç yüzyıl önce başlamışız.

İnsanlar dünya çapındaki ekosistemleri binlerce yıldır değiştirmiş. Fakat geçtiğimiz gün Proceedings of the National Academy of Sciences bülteninde yayımlanan bir araştırmaya göre bu değişimler, küresel kolonileşme ve sanayileşmenin yalnızca son birkaç yüzyılında küresel biyoçeşitliliğe tehdit oluşturmuş.

Koruma bilimciler geride bıraktığımız onlarca yılda, bu bilim dalının koloni öncesi toplumların etraflarındaki dünyayı değiştirmedeki rolünü en aza indirme şekliyle mücadele etmeye başlamışlardı. Bu durum, insanların karada yaşayıp çevreleriyle etkileşim kurduğu 11.800 yıllık tarihin de görmezden gelindiği anlamını taşıyordu. Bunun en yaygın bilinen örneği ise, Kuzey Amerika’daki Kızılderililerin geniş çaplı ateş kullanımıydı. Kızılderililer bu sayede tarlalara, yenebilen bitkilere ve bol miktarda av hayvanına destek sağlayan açık alanlar oluşturmuşlardı.

Makalenin baş yazarı ve Baltimore – Maryland Üniversitesi’nde ekolog olan Erle Ellis, “İnsan kaynaklı kullanım, biyoçeşitliliği çok bozan bir şey değil; hatta onu devam ettirebilir bile” diyor. “Günümüzde asıl değişen şey, tabiatı kullanma şeklimiz.”

Bu durum, çevreciliğe onlarca yıldır yön vermiş “kale koruma” yaklaşımıyla taban tabana zıtlık sergiliyor. Bu modele göre insan dışındaki yaşamı ve biyoçeşitliliği korumanın tek yolu, insanları tamamen dışarıda bırakmak. Bu kuram ayrıca, Kızılderililere ait arazilerin çalınmasından Milli Park sisteminin oluşturulmasına kadar birçok unsurla ayrılmaz şekilde bağlantılı.

Araştırmacıların kullandığı yöntemlere göre insanlar, 12.000 yıl öncesi kadar erken bir zamanda Dünya’daki karaların yüzde 75 civarına yerleşmiş veya bunlar ile doğrudan temas etmiş. Ellis, bunun düşük seviyeli bir tahmin olabileceğini çünkü takımdaki kazıbilimcilerin, Avustralya ile diğer bölgelerdeki popülasyonları tam değerlendirmediklerini söylüyor (söz konusu durum, araştırmacıların bu sefer çözemediği bir sorun). Ayrıca yöntem, mevsimsel kullanımı yakalama konusunda da çok iyi değil.

İnsanların doğrudan karışmadığı yer oranı, artık Dünya’daki karaların sadece yüzde 12’si kadar; çoğunlukla da uzaktaki çöller ve Arktik tundra. Fakat bu “vahşi bölgeler”, hikayenin yalnızca ufak bir kısmını oluşturuyor.

Çalışmada keşfedilenlere göre en büyük sorunlar, insanların bir zamanlar hem biyoçeşitliliğe, hem de insanlara destek sağlayan arazileri kullanım yoğunluğuyla ilgili. Son 500 yılda hafif popülasyonlu ağaçlık alanlar ve ovalar, sıklıkla hayvan otlatmak üzere tarımsal kullanım amaçlı dönüştürülmüş. Yoğun şekilde kullanılan araziler ise artık farklı yaşam şekillerini eskisi kadar destekleyemiyor.

Üstelik bunun sebebi, daha fazla insanın olması değil. Eldeki modeller, yoğun kullanıma geçişin 1800’lerin sonlarında; popülasyonlar patlamadan önce başladığını öne sürüyor. Araştırmacıların iddiasına göre bu duruma yön veren etmenler modern kolonicilik, sanayileşme ve kaynak çıkarma ekonomileriyle bağlantılı.

“En büyük dönüşümler insanlardan önce yaşanmış” diyor Ellis. “Bunlar sosyal süreçlerdeki değişimler. Bir arazideki ormanların pamuk için yok edilmesi, pek fazla insan gerektirmiyor.”

Bu kalıpların bir kısmını, Roma imparatorluğu Avrupa’nın geniş kısımlarını kolonileştirdiği ve kıtanın değerli ormanlarını götürdüğü tarihin erken dönemlerinde, bölgesel bir ölçekte de görebileceğimizi söylüyor: “Çelik yapmak için ihtiyaç duyulan enerji devasa boyutta.”

Söz konusu bulgu, korumaya nasıl yaklaşılması gerektiği bakımından paradigma değiştirici sonuçlar barındırıyor; özellikle de, Dünya yüzeyinin büyük bir kısmını biyoçeşitlilik için ayırmak açısından. ABD Başkanı Joe Biden, 2030 yılı itibarıyla ABD’nin yüzde 30’luk bölümünü koruma çağrılarına kulak veriyor; fakat çalışmaya göre insanlar her zaman, gezegenin bundan daha büyük bir bölümüne dokunmuş.

Ellis, hiç dokunulmadan kalan yerlerin “son derece kıymetli” olduğunu söylüyor: “Böyle çok az yer var. Fakat bunların şu veya bu şekilde gezegendeki biyoçeşitliliğin seraları olduğu görüşü gerçekçi değil, doğru değil.”

Ellis bunun yerine, söz konusu hedeflere karayı halihazırda işgal eden topluluklarla birlikte ulaşılması gerektiğini söylüyor. Doğanın Yarısına İhtiyacı Var isimli kâr amacı gütmeyen bir kuruluşun danışmanı olan Ellis, “Ben korumanın dünya çapında arttırılmasına yönelik bu çabayı hem eleştiriyor, hem de destekliyorum” diyor. “Gerçekte bu çerçevenin tepeden inme olmayan, tabandan tepeye yansıyan bir şey olması gerekiyor ki böylece insanlara destek sağlasın.”

Ayrıca makale özellikle; arazilerin kontrolünün onları yönetmede becerili olduğu görülen insanlara geri verilmesi gerektiğini savunuyor. Bu sayede çalışma, arazilerin Amerikan yerlerine geri verilmesine yönelik Birleşik Devletler ve Kanada çapında yürütülen mücadeleler ile uyum sağlıyor. Bu arazilerin çoğu, bozulan veya zorla yaptırılan anlaşmalar ile alınmış.

“Arazilerin Yerli ve geleneksel yöneticilerinin de bunun bir parçası olması gerekiyor ve kapsamın genişletilmesi gerekiyor” diyor Ellis. “Arazi hakimiyetini sürecin parçası şeklinde güçlendirmeye ilişkin dev boyutta bir çaba mevcut.”

 

London

Cyberwog II Seviye Admin
System II
Tabiatı yok etmeye henüz birkaç yüzyıl önce başlamışız.

İnsanlar dünya çapındaki ekosistemleri binlerce yıldır değiştirmiş. Fakat geçtiğimiz gün Proceedings of the National Academy of Sciences bülteninde yayımlanan bir araştırmaya göre bu değişimler, küresel kolonileşme ve sanayileşmenin yalnızca son birkaç yüzyılında küresel biyoçeşitliliğe tehdit oluşturmuş.

Koruma bilimciler geride bıraktığımız onlarca yılda, bu bilim dalının koloni öncesi toplumların etraflarındaki dünyayı değiştirmedeki rolünü en aza indirme şekliyle mücadele etmeye başlamışlardı. Bu durum, insanların karada yaşayıp çevreleriyle etkileşim kurduğu 11.800 yıllık tarihin de görmezden gelindiği anlamını taşıyordu. Bunun en yaygın bilinen örneği ise, Kuzey Amerika’daki Kızılderililerin geniş çaplı ateş kullanımıydı. Kızılderililer bu sayede tarlalara, yenebilen bitkilere ve bol miktarda av hayvanına destek sağlayan açık alanlar oluşturmuşlardı.

Makalenin baş yazarı ve Baltimore – Maryland Üniversitesi’nde ekolog olan Erle Ellis, “İnsan kaynaklı kullanım, biyoçeşitliliği çok bozan bir şey değil; hatta onu devam ettirebilir bile” diyor. “Günümüzde asıl değişen şey, tabiatı kullanma şeklimiz.”

Bu durum, çevreciliğe onlarca yıldır yön vermiş “kale koruma” yaklaşımıyla taban tabana zıtlık sergiliyor. Bu modele göre insan dışındaki yaşamı ve biyoçeşitliliği korumanın tek yolu, insanları tamamen dışarıda bırakmak. Bu kuram ayrıca, Kızılderililere ait arazilerin çalınmasından Milli Park sisteminin oluşturulmasına kadar birçok unsurla ayrılmaz şekilde bağlantılı.

Araştırmacıların kullandığı yöntemlere göre insanlar, 12.000 yıl öncesi kadar erken bir zamanda Dünya’daki karaların yüzde 75 civarına yerleşmiş veya bunlar ile doğrudan temas etmiş. Ellis, bunun düşük seviyeli bir tahmin olabileceğini çünkü takımdaki kazıbilimcilerin, Avustralya ile diğer bölgelerdeki popülasyonları tam değerlendirmediklerini söylüyor (söz konusu durum, araştırmacıların bu sefer çözemediği bir sorun). Ayrıca yöntem, mevsimsel kullanımı yakalama konusunda da çok iyi değil.

İnsanların doğrudan karışmadığı yer oranı, artık Dünya’daki karaların sadece yüzde 12’si kadar; çoğunlukla da uzaktaki çöller ve Arktik tundra. Fakat bu “vahşi bölgeler”, hikayenin yalnızca ufak bir kısmını oluşturuyor.

Çalışmada keşfedilenlere göre en büyük sorunlar, insanların bir zamanlar hem biyoçeşitliliğe, hem de insanlara destek sağlayan arazileri kullanım yoğunluğuyla ilgili. Son 500 yılda hafif popülasyonlu ağaçlık alanlar ve ovalar, sıklıkla hayvan otlatmak üzere tarımsal kullanım amaçlı dönüştürülmüş. Yoğun şekilde kullanılan araziler ise artık farklı yaşam şekillerini eskisi kadar destekleyemiyor.

Üstelik bunun sebebi, daha fazla insanın olması değil. Eldeki modeller, yoğun kullanıma geçişin 1800’lerin sonlarında; popülasyonlar patlamadan önce başladığını öne sürüyor. Araştırmacıların iddiasına göre bu duruma yön veren etmenler modern kolonicilik, sanayileşme ve kaynak çıkarma ekonomileriyle bağlantılı.

“En büyük dönüşümler insanlardan önce yaşanmış” diyor Ellis. “Bunlar sosyal süreçlerdeki değişimler. Bir arazideki ormanların pamuk için yok edilmesi, pek fazla insan gerektirmiyor.”

Bu kalıpların bir kısmını, Roma imparatorluğu Avrupa’nın geniş kısımlarını kolonileştirdiği ve kıtanın değerli ormanlarını götürdüğü tarihin erken dönemlerinde, bölgesel bir ölçekte de görebileceğimizi söylüyor: “Çelik yapmak için ihtiyaç duyulan enerji devasa boyutta.”

Söz konusu bulgu, korumaya nasıl yaklaşılması gerektiği bakımından paradigma değiştirici sonuçlar barındırıyor; özellikle de, Dünya yüzeyinin büyük bir kısmını biyoçeşitlilik için ayırmak açısından. ABD Başkanı Joe Biden, 2030 yılı itibarıyla ABD’nin yüzde 30’luk bölümünü koruma çağrılarına kulak veriyor; fakat çalışmaya göre insanlar her zaman, gezegenin bundan daha büyük bir bölümüne dokunmuş.

Ellis, hiç dokunulmadan kalan yerlerin “son derece kıymetli” olduğunu söylüyor: “Böyle çok az yer var. Fakat bunların şu veya bu şekilde gezegendeki biyoçeşitliliğin seraları olduğu görüşü gerçekçi değil, doğru değil.”

Ellis bunun yerine, söz konusu hedeflere karayı halihazırda işgal eden topluluklarla birlikte ulaşılması gerektiğini söylüyor. Doğanın Yarısına İhtiyacı Var isimli kâr amacı gütmeyen bir kuruluşun danışmanı olan Ellis, “Ben korumanın dünya çapında arttırılmasına yönelik bu çabayı hem eleştiriyor, hem de destekliyorum” diyor. “Gerçekte bu çerçevenin tepeden inme olmayan, tabandan tepeye yansıyan bir şey olması gerekiyor ki böylece insanlara destek sağlasın.”

Ayrıca makale özellikle; arazilerin kontrolünün onları yönetmede becerili olduğu görülen insanlara geri verilmesi gerektiğini savunuyor. Bu sayede çalışma, arazilerin Amerikan yerlerine geri verilmesine yönelik Birleşik Devletler ve Kanada çapında yürütülen mücadeleler ile uyum sağlıyor. Bu arazilerin çoğu, bozulan veya zorla yaptırılan anlaşmalar ile alınmış.

“Arazilerin Yerli ve geleneksel yöneticilerinin de bunun bir parçası olması gerekiyor ve kapsamın genişletilmesi gerekiyor” diyor Ellis. “Arazi hakimiyetini sürecin parçası şeklinde güçlendirmeye ilişkin dev boyutta bir çaba mevcut.”

ellerıne saglık
 
Üst